Buradasınız: Anasayfa / Dini Kavramlar / Kur’an’da Din Kavramının Kullanışı

Kur’an’da Din Kavramının Kullanışı

Sponsor Bağlantılar

Kur’an’da Din Kavramının Kullanışı
Kur’an’a göre dinler üçe ayrılır:

1- Hak Din (İslâm Dini),

2- Muharref Dinler,

3- Bâtıl Dinler

Hak Din

Hak Din, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, hiçbir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze kadar gelen hayat şeklidir. Bu din, yani hayat şekli; inancı, dünya görüşünü, davranış ve eylem biçimini, Allah’a karşı görevleri, ibâdet anlayışını, insanlara ve tüm yaratıklara karşı muâmeleyi, kanunları ve cezâları içermektedir. İşte, bütün peygamberlere Allah’ın gönderdiği din, İslâm Dini’dir. Hak din, peygamberlere günün şartlarına göre şeriatları farklı olarak gelmiştir. Akîde (inanç) ise, bütün peygamberlerde aynıdır.

Muharref Dinler

Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir. Allah’ın gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş şeklidir. Yahûdilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir.

Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak için gönderdiği din, kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan kaldırmak için de iki seçenek vardır:

a) Allah düşüncesini ve inancını reddederek, Allah’a dayalı bir dini de ortadan kaldırmak.

b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen, kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.

Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan reddetmenin mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen yönlerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece hem câhil ve gafil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem de değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü düzenlerine koltuk değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merasim ve törenlere katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı olmadıklarını söyleyerek dindar ama câhil kesimin desteğini almaya çalışmışlardır. Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları tarafından kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini imiş gibi sunulduğu dinlere muharref dinler denir.

Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)

Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Allah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm, faşizm, Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.

İnsanlar tarafından oluşturulan dinlerin hepsinin ortak özelliği; Allah’ın dini olan İslâm’a karşı olmalarıdır. “Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar, ancak keyiflerine uyuyorlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir? Elbette Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.?” (28/Kasas, 50)

Çağımızdaki insanlar, hak dini tahrif ederek veya parçalara ayırarak ya da hayat şeklini belirleyecek hükümler, kanunlar koyarak ortaya çıkardıkları bütün bu dinler, İslâm’a göre bâtıl dinlerdir. Bunların adına değişik izm’ler, veya ideolojiler denilse de, İslâm’a göre bunlar birer bâtıl dindir.

Yaşadığımız toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı, bir din görüşü ve yorumu vardır. Din konusunda genel kanaat; din olayının Allah ile kul arasında bazı ilişkileri tanzim eden, namaz, hac, oruç gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler manzumesi olduğu şeklindedir. Halk kitlelerinin olduğu kadar, resmî ideolojinin din tanımı da budur.

Bu anlayışa göre din, insanların sadece âhiretini ilgilendiren bir hâdisedir. Bu hâdisede insanlarla Allah arasına girmek; politik çıkarlar için dinî duygulardan faydalanmak, en açık ifâdesiyle dini istismar etmektir. Yine bu anlayışa göre, çağdaş devlet yönetimi, on dört asır önceki dinî hükümlerle değil; yine çağdaş ve medenî olan hükümlerle mümkün olacaktır.

Rabbimiz, din gerçeğini kendi çıkarlarına göre tanımlamaya ve yorumlamaya kalkışan böylesi kimselere, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça şöyle buyurmaktadır: “De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz? Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.” (49/Hucurât, 16)

İnsanlara “din” denilince, her nedense sadece âhiretle ilgili meseleleri dikkate alan, metafizik konularla alâkalı görüşler akla gelmektedir. Nitekim kaynağı itibarıyla semâvî olan Yahûdiliğe, Hıristiyanlığa veya İslâm’a “din” dedikleri halde, değişik dünya görüşlerinin ve ideolojilerin de “din” olduğunu dikkatlerden kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce ve yaşantılarının temelini oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din ismini almasa dahi, gerçekte birer dindirler. Dolayısıyla dini olmayan hiç kimse yoktur. Çünkü herkesin bir hayat tarzı vardır. Biliyoruz ki, her din bir hayat şekli, bir yaşam nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde âhiretle ilgili boyut olduğu gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır.

Kur’an’da “din” kavramı, dört ana kısımdan oluşan mükemmel bir düzeni tarif etmektedir:

1. Hâkimiyet ve egemenlik.

2. Hâkimiyet karşısında boyun eğme ve itaat.

3. Söz konusu hâkimiyetin etkisi altında kurulan fikri ve ameli düzen.

4. Bu düzene bağlılık ve itaat sonucu elde edilen mükâfat ya da isyan ve karşı çıkmanın neticesi olarak, yüce egemenlik tarafından verilen mükâfat ya da ceza.

Kur’an “Din” kavramını bazen birinci ve ikinci manaları (hâkimiyet, egemenlik ile itaat ve boyun eğme) bazen üçüncü (düzen) bazen de dördüncü manası (yargı, ceza) ile kullanmakta; bazı ayetlerde ise “Din” diyerek, dört ana kısımdan oluşan söz konusu mükemmel düzeni kast etmektedir. Bu farklı kullanımları iyice anlayabilmek için aşağıdaki ayetleri gözden geçirelim.

1. Birinci ve İkinci Manasıyla Din

“Sizin için yeryüzünü bir durak, bir konak yeri kılan ve gökyüzünü de çatı gibi ayakta tutan Allah’tır. O sizlere bir biçim verdi, şu görünüşünüzü de en güzel kıldı ve sizi güzel şeylerle rızıklandırdı. İşte budur Rabbiniz olan Allah. Alemlerin Rabbi Allah’ın bereketi ne yücedir! O diridir. Ondan başka ilah yoktur. Öyleyse dini O’na has kılarak dua edin.” (Mümin, 64-65)

“De ki; ‘Dini Allah’a halis (özgü) kılarak, O’na kulluk etmekle emr olundum.’ Ve ben Müslümanların ilki olmakla da emr olundum… De ki; Ben dinimi yalnızca O’na halis kılarak Allah’a ibadet ederim. Siz de O’nun dışında dilediklerinize ibadet etmekte serbestsiniz. …Tağuta ibadetten kaçınıp da içten Allah’a yönelenlere müjdeler olsun.” (Zümer, 11-17)

“Hiç şüphesiz biz sana bu kitabı hak ile indirdik. Öyleyse sen de dini yalnızca O’na halis kılarak Allah’a ibadet et. Haberin olsun, halis olan din yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinerek; Biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz diyenlere (gelince); şüphesiz ki Allah, onlar arasında ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir. Allah yalancı, nankör insanı doğru yola iletmez.” (Zümer, 2-3)

“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Din de halis olarak ancak O’na aittir. Öyleyse, Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz? (Nahl, 52)

“Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde ne varsa ister istemez O’nun emrine uymuştur ve O’na döndürülüp götürülecektir.” (Al-i İmran, 83)

“Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a halis kılıp, O’nu birleyerek Allah’a kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekatı vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur.” (Beyyine,5)

Bütün bu ayetlerde “din” kavramı, yine egemenlik ve bu egemenliği kabul ederek ona itaat etmek ve kulluk yapmak anlamında kullanılmıştır. Allah’a dini halis kılmanın manası şudur; Kişi, Allah’tan başkasının hakimiyet, egemenlik ve hükümranlığını reddederek itaat ve kullukta kimseyi O’na ortak koşmaksızın itaat ve kulluğunu yalnızca Allah’a halis kılmalıdır.

Yani, Allah’tan başka kime itaat edilirse edilsin, bu itaat Allah’ın itaatı altında ve O’nun belirlediği sınırlar dahilinde olmalıdır.Çocukların ana babaya, karının kocasına, köle yada hizmetçinin efendisine v.b. gibi diğer tüm itaatlar eğer Allah’ın hükmüne dayalı ve O’nun belirlediği sınırlar dahilinde olursa, bu, Allah’ın emri gereği yapılan itaattir.Ancak, söz konusu itaatler, Allah’a itaatten bağımsız, Rabb yerine konulan kimse ve nesnelerin emir ve isteklerine olursa, bu itaat Allah’a isyandır.Eğer hükümet, Allah’ın kanunlarına bağlıysa O’na itaat farz, eğer Allah’ın kanunları yerine insanların ortaya sürdüğü kanun ve düzenlemelerle hareket ediyorsa böyle hükümete itaat etmek Allah’a isyandır, O’na karşı gelmektir.

2. Din’in Üçüncü Anlamıyla Kullanılışı:

“De ki; ‘Ey insanlar, eğer benim dinimden yana bir kuşku içerisindeyseniz, ben, sizin Allah’tan başka ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum, ancak ben, sizin hayatınıza son verecek olan Allah’a ibadet ederim. Ben müminlerden olmakla emr olundum.’ Ve yüzünü dosdoğru dine çevir ve sakın müşriklerden olma’ diye emredildi bana.” (Yunus, 103-104)

“Hüküm, yalnızca Allah’ındır.O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir.Dosdoğru olan din işte budur, ancak, insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf,40)

“Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah’ın dinini uygulama konusunda sizi bir acıma tutmasın.” (Nur, 2)

“Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah’ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte budur dosdoğru olan din…” (Tevbe, 36)

Yusuf (a.s.)’ın yanında bulunduğu hükümdarın düzenine, yönetim hukukuna “din” denilmektedir.
“İşte biz Yusuf için böyle bir düzen hazırladık (yoksa) hükümdarın dinine (kanunlarına) göre kardeşini yanında alıkoyamazdı.” (Yusuf, 76)

“Yoksa onların kendilerine Allah’ın izin vermediği dine benzer kanunlar yapan birtakım ortakları mı var?” (Şura, 21)

“Sizin dininiz size, benim dinim de bana.” (Kafirun, 6)

Bütün bu ayetlerde “din” kelimesi ile kastedilen mana; kanun, kural, şeriat, yol ve insanların yaşamını ona bağımlı olarak sürdürdüğü düşünce ve hayat nizamıdır. Eğer bir kimsenin birtakım kanun ve kurallara uyarak, tabi olduğu egemenlik Allah’ın egemenliği ise, o kişi Allah’ın dinindedir. Yok eğer bu egemenlik herhangi bir despotun, bir kralın, bir milletin egemenliği ise; kişi o despotun, kralın, milletin dinindedir. Eğer egemenlik herhangi bir ruhban sınıfın elindeyse, kişi onların dinindedir. Öte yandan egemenlik herhangi bir aile, hanedan ya da halkın çoğunluğunun egemenliği şeklinde ise kişi söz konusu zümrelerin dinindedir. Özetle, kişi son noktada kimin hüküm ve iradesini göz önünde bulunduruyor, kimin yasa ve önerilerini ölçü ve esas olarak alıyor, onunla amel ediyor, hayatını düzenliyorsa onun dinini benimsemiş, onun dininin takipçisi olmuştur.

3. Dördüncü Manasıyla Din

“Size va’dedilen şey ölümden sonraki hayat mutlaka doğrudur. Din (yargı ve ceza) mutlaka gerçekleşecektir.” (Zariyat, 5-6)

“Din (yargı ve cezayı) yalanlayanı gördün mü? İşte yetimi itip-kakan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur.” (Maun, 1-3)

“Din gününün (yargı ve ceza gününün) ne olduğunu sen nereden bileceksin! Ve yine din gününün ne olduğunu nereden bileceksin! O gün kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür! O gün emir yalnızca Allah’a aittir.” (İnfitar, 17-19)

Bu ayetlerde din kelimesi yargı ve ceza, hesap, mükâfat manalarında kullanılmıştır.

4. En Genel Kavram Olarak Din

Kur’an-ı Kerim “Din” kelimesini, bu son anlamıyla şöyle ifade eder: Din, insanın benimseyip, itaat ederek boyun eğdiği herhangi bir yüce egemenliktir. Bu egemenliğin koyduğu yasa ve kurallar çerçevesinde hayatını sürdürür. Boyun eğdiği egemenliğin siyasal otoritesine itaat etmesine karşılık izzet, yücelme ve mükafat bulmayı umar. İsyan etme veya otoriteyi tanımama durumunda alçaklık ve perişan hale düşmekten, en ağır azaplarla karşılaşmaktan korkar.

Aşağıdaki ayetlerde “din” kelimesi birbirini tamamlayan dört anlam boyutunu (egemenlik, itaat ve boyun eğme, kural, yasa ve düzen, yargı ve ceza) hepsine birden işaret etmektedir.

“Kendilerine kitap verilen kimselerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Rasulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslamı) din olarak benimsemeyenlerle, onlar küçük düşüp, kendi elleriyle cizye vermeye razı oluncaya kadar savaşın.” (Tevbe, 29)

“Firavun dedi ki; Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.” (Mümin, 26)

Firavun’la Hz.Musa (a.s) arasında geçen olayları, Kur’an’da verilen tüm ayrıntılarıyla gözden geçirip, değerlendirdiğimiz zaman, bu ayette geçen “din” kelimesinin, sadece inanç ve manevi değerler bütününden ibaret bir kavram değil, devlet ve toplum düzeni anlamını da kapsadığını açık bir şekilde görüyoruz.Musa (a.s.) eğer misyonunda başarılı olursa Firavun, devletin değişeceğini söylemek istiyordu. Bu takdirde firavunların hakimiyet ve egemenliği bitecek, devrin yürürlükteki yasa ve gelenekleriyle sürdürülen hayat nizamı kökünden sökülecek, bütün bunların yerine, yeni yasa ve geleneklerin üzerinde yükselen yepyeni bir nizam kurulacaktır.

“Allah katında din, hiç şüphesiz İslamdır.” (Al-i İmran, 19)

“Kim ki, İslam’dan başka bir din ararsa, onun dini asla kabul edilmez ve bu kimse ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Al-i İmran, 85)

“Müşrikler istemese de, O hak dini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayetle gönderdi.” (Tevbe, 33)

“Fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın…” (Enfal, 39)

“Allah’ın yardımı ve fethi geldiği ve insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman; Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret (bağışlanma) dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr, 1-3)

Bütün bu ayet-i kerimelerde “din” kelimesi itikadi, nazari, ahlaki ve ameli boyutları ile topyekün mükemmel bir hayat nizamını ifade etmektedir.

İlk iki ayette insan için, Allah katında kabul gören yegane hayat nizamının yalnızca ve sadece Allah’a itaat ve kulluğa dayanan hayat nizamı (İslam) olduğu belirtilmektedir. Temelleri Allah’tan başka bir egemen gücü mutlak otorite olarak görmeye ve bu otoriteye itaata dayanan başka bir nizamın, kâinatın sahibi yanında kabul görmesi kesinlikle mümkün değildir. Bu eşyanın tabiatına, evrensel varoluşun ilkelerine(fıtrat) aykırıdır. Çünkü insanı yaratan ve rızıklandıran, mülkünde onu barındıran Allah’ın, kendi egemenliğinin dışında, başka bir egemenliğe boyun eğip, itaat ve kulluk ederek hayat sürdürülmesini, başka kişi, kurum ve otoritelerin yönlendirmesini ve bu doğrultuda hareket edilmesini normal görmesi olacak şey değildir.

Üçüncü ayette, Allah’ın, resulleri aracılığıyla insanoğluna gerçek ve doğru hayat nizamı olarak İslam dinini gönderdiği ifade ediliyor. Yine bu ayette elçilerin görevinin insanlara İslam’ı, bu gerçek hayat nizamını tebliğ etmek ve bu dinin diğer bütün nizamlara, dinlere galip gelip yeryüzünde hakim olması için her türlü çaba ve gayreti sarf etmesi gerektiği buyrulmaktadır.

Dördüncü ayette, İslam dinine tabi olanlara; yeryüzünde fitnenin, yani Allah’a isyan esasına dayalı bütün nizamların kökü kazınıncaya ve itaat ve kulluk nizamı olarak yalnız Allah’ın düzeni yeryüzüne hakim oluncaya kadar savaşmaları emredilmektedir.

Beşinci ayette ise, 23 sene aralıksız süren çaba ve gayret sonucunda arap toplumunda, toplumsal bir devrimin başarıyla gerçekleştiği anlatılıyor. İslam artık itikadi, fikri, ahlaki, siyasi, medeni, iktisadi, sosyal ve psikolojik tüm boyutlarıyla uygulanmaya koyulmuştur. İslam otoritesinin hakim olmasıyla da Araplar her köşe ve bucaktan dalga dalga gelerek Allah’ın nizamına katılmaktadır. Ve nihayet bu ayet, Allah Rasulünün bütün bu gelişmelerden görevinin tamamlandığı bir dönemde indiriliyor.Aynı şekilde bu ayette, Hz.Muhammed (s.a.v.)’e memur edildiği vazifesini başarıyla yerine getirmesinden dolayı gurura kapılmaması gerektiği, noksan sıfatlardan münezzeh, ayıplardan uzak ve kamil zatın sadece Allah olduğu uyarısı yapılmaktadır.Bu muhteşem misyonun başarılması nedeniyle Peygamber Efendimiz’in Allah Teala’ya tesbih, hamd ve senada bulunması gerektiği hatırlatılmakta; Hz.Peygamber (s.a.v.)’den 23 yıllık hizmet döneminde görevini yerine getirirken, kendinden sadır olan hamlık ve noksanlıklardan sana sığınırım” diyerek yüce Allah’tan af ve mağfiret talebinde bulunması istenmektedir.

Ayrıca bâtıl dinleri tanımayan câhil müslümanların, tanımadıkları bâtıldan kaçınmaları da özellikle günümüzde imkânsız derecede zordur. Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtıl dinleri tanıyarak onlar hakkındaki İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedirler. Zamanımızda nice müslüman, kavram kargaşasının kurbanı olmakta, bâtıl dinlerle karışık bir inanç ve davranış sergilemektedir. Yani biraz müslüman, biraz laik, biraz materyalist… şirk dediğimiz karma dinler içinde olabilmektedir. “Onların çoğu, ancak Allah’a şirk (ortak) koşarak iman ederler.” 12/Yûsuf, 106

Sponsor Bağlantılar

Bir önceki yazımız olan Din nedir? Başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.


Etiketler: kuranda din kavramı

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Scroll To Top